TÜRKİYE’NİN OLAĞANÜSTÜ DÖNEMLERİNE IŞIK TUTAN FİLMLERİ DE UNUTMAYALIM BU ARADA.
Tabi ki ilk olarak BABAM VE OĞLUM.. 80 darbesi sonrasında yaşananlar ve babası ile oğlu arasında mekik dokuyan bir babanın hüzün veren hikâyesi. Olağanüstü hal (Darbe) döneminde hapse düşen idealist bir gencin burada yaşadıkları ve oğluyla ters düşen aksi bir babanın yıllar sonraki iç çekişleri. Filmin bir sahnesi var ki kayıtsız kalmak mümkün değil! Oğlunu toprağa gömen babanın, yıllar önce oğlunun evi terk ettiği yerden geçerken düştüğü girdap yürek burkarken hemen sonrasında filmin uzun boylu bir karakterinin mezkûr babayı şoktan uyandırmak için onu devirip geçmesi ve hızını alamayıp deli gibi koşması, kış ortasında yakıcı güneş gibi eritiyor buzları bir anda.
Filmin özüne dönecek olursak Babam ve Oğlum’da, darbe dönemlerinin gayri insanî muameleleri ele alınmaktadır ve bu çerçeveden bakılırsa bu tür filmler, hayal dünyasında gezinen Don Kişot’ların yere sağlam basmasına vesile olabilir ve anti demokratik uygulamaların harman olduğu dönemlere özlem duyanların gözünü açabilir. Ancak kanımca bu tür filmler piyasaya sürülürken ızdıraplar tek yönlü olarak ele alınmaktadır ki, bu da en basit ifadeyle ‘Kendine Demokrat’ ifadesini çağrıştırmaktadır.
80’li yıllara dönecek olursak; toplumumuza oldukça yabancı kavramlar olan Fransız İhtilali mahsulü ‘Sağ-Sol’ kavgaları ve tek kelimeyle çok şey ifade eden ifrit: Anarşi. İlginçtir; 12 Eylül’e kadar ortalığı kana bulayan meşhur anarşi bu tarihte toz duman olmuştur. Bu durumun darbecilerin marifeti olduğu, dolayısıyla anarşinin sona ermesinin 12 Eylül idaresinin iradesiyle olduğu söylemleri bugün artık nostalji olmuştur! Zira bugün herkes, darbecilerin sağ ve solu kışkırtarak ortaya çıkardıkları anarşi sayesinde borularını tüttürdüğünü çok iyi biliyor. Burada hiçten denilebilecek nedenlerle gençler birbirine kırdırılırken maalesef kan tüccarları borularını tüttürmüş ve darbeden hemen sonra Big Boss’lardan Aferin almışlardır!!
Gelelim konunun özüne. Bugün artık darbe dönemleri acı birer hatıra olarak kalmıştır, kalmalıdır. Sağcısıyla, solcusuyla, Dindarıyla vd kesimleriyle herkes darbe karşıtı tavır almalıdır ve tüm kesimlerin mağduriyeti, kompleksten uzak biçimde dile getirilmelidir. Fakat darbe karşıtı pek çok filme bakıldığında, doğrudan veya dolaylı olarak, hep aynı kompleks ortaya çıkmaktadır: “İnsan hakları savunucusu olan özgürlük savaşçısı solcular, faşistler tarafından saldırıya uğramış, devlet sağcıları kullanmış, korumuş, kollamış, solcular mağdur edilmiştir.’’
Bugün darbe karşıtı olma iddiasında olanlar, artık bir Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil kadar, mesela bir Muhsin Yazıcıoğlu’nun mağduriyetini de görmeli ve darbenin tüm mağdurları, ayırma kayırma olmadan, anılmalıdır. Merhum Yazıoğlu’nun hapisteyken tanıdığı solcular hakkında,
“ Solcuların vatan haini olmadığını müşahede ettim.’’ Şeklindeki samimî yaklaşımı gelinen noktada oldukça önemlidir.
Kutuplara ayrılan toplum bugün, geçmişteki kavga dövüşlerin ne Komünizmi getirdiğini, ne de götürdüğünü görmeli, görebilmelidir. Elbette günün şartlarında, aldanmış, aldatılmış gençlerin şiddet yoluyla çeşitli sonuçlara ulaşma çabaları tasvip edilemez ve de istisnalar dışında, oldukça samimi niyetlerle meydana atılan kimselerin gayretleri göz ardı edilemez; ancak aradan geçen zaman, nihaî gerçekleri ortaya çıkarmıştır!
Hazır konu açılmışken ‘BU KALP SENİ UNUTUR MU’ adlı diziye değinmek icap eder. Filmin bazı sahneleri 21. yy perspektifinden oldukça abartılı gibi gözükse de, canlandırılan, yaşanandan çok da uzak değil gerçekte. Hatta Diyarbakır 5 Nolu’da vd yerlerde yaşananlar ortadayken filmde aktarılanlar devede kulak kalmaktadır. Filme baktığımızda, bazı olağanüstü dönemlerde, o da belli zihniyetlerin temsilciliğiyle, halka karşı kullanılan ancak işlerlik bulamayan ve tüm zorlamalara rağmen temelsiz kalan faşizan yaklaşımlar, oldukça gerçekçi biçimde yansıtılmaktadır. Sağcısıyla solcusu aynı insanlık dışı muamelelere maruz kalmaktadır. Hatta filmin (Dizinin) bir sahnesinde mahkûmlar aleyhine casusluk yapması istenen bir ülkücü tutuklu, işbirliği yapmayı reddettiği için deşifre edilerek solcuların arasında kaderine bırakılıyor. Ancak geçmişle yüzleşme iddiasıyla ortaya çıkanlar, devrimci solcuları katıksız barışsever ve insan hakları havarisi, kahraman yoldaşlar olarak sunarken, sağcılar, Amerikancı, devlet destekli, şiddeti çıkar yol olarak benimseyen, faşist kimseler olarak nitelendirilmektedir. Dizinin sahneleri arasında hatalarıyla yüzleşen, nefis muhasebesi yapan sağcılara rastlamak sık rastlanan işlerden iken yüzlerce anarşi olayını gerçekleştiren, binlerce memleket evladını katleden, banka soygunlarıyla haşır neşir olan, üniversiteleri işgal eden zihniyetin kendisiyle hesaplaşmasına dair sahnelerle karşılaşmak için mikroskop kullanmak bile yeterli gelmiyor!!!
Bu yaklaşımı geçerek diziye devam edelim. Filmin satır aralarında, birkaç yıl önceye kadar adeta düşman gibi gözüken kişilerin aslında birbirine çok da uzak olmadığına şahit oluyoruz ve kader birliğinin farkında olarak, aslında sınırların çok da keskin çizgide olmadığına şahit oluyoruz. En azından ortak payda olan İnsanî yön devre dışı bırakılmadan! Ancak klasik darbe karşıtı filmlerde rastlamaya alışık olduğumuz yaklaşımlar bu dizide de gözleniyor. Hak, hukuk, adalet savaşçıları yine sıfıra yakın hatayla oynarken öte yandan sağcılar bolca günah çıkarıyor ve devletin koruyucu kanatları belirli aralıklarla ön plana çıkarılıyor! Oysa yaşananlar, istisnalar dışında bu yaklaşımın aksini göstermektedir.
Bir örnek olarak, gerçekte Muhsin Yazıcıoğlu’nun bu dönemde yaşadıkları Eve Dönüş filminin suya sabuna dokunmayan Şeymus’undan ve diğer kişilerinden az değildir! Bu durumda darbe dönemleriyle ilgili filmlerin yalnızca Şeymus’ları, Sinan’ları ön plana çıkarıp öteki mağdurları suçlu, işbirlikçi göstermesi veya hiç göstermemesi tutarlı bir tavır değildir!
Bu tutarsızlığın yanında diğer bir sorun da devlet içindeki tepeden inmeci şahsiyetleri devletle özdeşleştiren ve bunlara karşı tavır almayı, devlete karşı çıkmakla bir gören zihniyetin kendi mağduriyetini sümenaltı etmesi davranışında yatmaktadır! Sözün özü Bu Ülke’de bir şeyler ortaya çıkacaksa bu, tek taraflı olmamalıdır.
EVE DÖNÜŞ, darbe dönemlerini oldukça gerçekçi biçimde yansıtan bir başka film. Kendi halinde bir vatandaş olan Şeyhmus’un vd mahkûmların mağduriyeti ve yaşadıkları, darbe dönemlerinin gayri insanî muamelelerinin etkili bir sahnesi gibi.
Yine BAHOZ adlı filmde Türkiye’nin bir dönemiyle ilgili önemli ipuçlarını görmekteyiz farklı perspektiften. YAĞMUR’DAN SONRA adlı filmde de bir dönemin gelenekselleşen bakış açılarını gözlemlemek mümkün. Ancak daha önce değindiğimiz bakış açılarını bu filmde de görmek mümkün. Zira filmde tasvir edilen Milliyetçi amir tipi oldukça iticidir ve sonuç itibariyle bu kişi günah çıkarmaktadır. Bu tür filmlerde pişmanlık ibresinin hep bir yöne bakması tesadüf olmasa gerek!
Her şeye rağmen diyalog ve empatiye kapı aralayan bir film Yağmurdan Sonra.
Darbeyi gerçekçi sahneleriyle ve gerçeğine benzer karakterlerle aktaran ve olayları anlatan; ancak perde gerisindeki olay ve durumlara pek fazla dokunmayan ZİNCİRBOZAN da izlenmesi gereken filmler arasında. Karakterlerin gerçek kişilere benzer tiplerden seçilmesi filmi izlenebilir kılan özelliklerden olsa da darbe filmlerinin bir çırpıda izlenebilirlik özelliğinden biraz uzak gibi Zincirbozan.
GÜZ SANCISI adlı filmde ise meşhur 6–7 Eylül olayları ele alınmaktadır. Sonradan Özel Harp işi olduğu yönünde kuvvetli bilgiler ortaya çıkan bu psikolojik harpte Gayrimüslimlerin, Anadolu’da tarihte yaşanmamış bir olumsuz yaklaşıma maruz kaldığını görüyoruz. Ancak olaylar değerlendirilirken bazı mevzuların biraz da abartılı olarak ele alınması akıllarda soru işaretleri bırakıyor.
Güz sancısı filmindeki bazı sahnelerin fazlaca abartılması, olayın provokasyon boyutlarının göz ardı edilmesi anlamına geliyor ki, bu durum izleyicilerin bakış açısının bulanmasına kapı aralıyor! Tarihimizde yüzleşilmesi gereken olaylardan olan 6–7 Eylül olaylarıyla ilgili filmdeki tüm olumsuzluklara rağmen emekli bir askerin Gayri Müslim komşularını canı pahasına koruması gibi sahneler de yer almaktadır. Sözün özü Güz Sancısı yakın Tarihle ilgili önemli filmlerden olup Tarihi Bilgiler ışığında çok yönlü bakış açısıyla izlenmesi gereken filmlerdendir.
DEVRİM ARABALARI adlı filmde ise 60 darbesinin öteki yüzünü görmek mümkün!!
Gürsel, 1961’de Türkiye’nin ilk yerli otomobili için düğmeye basar ve 23 mühendis, 130 gün gibi sürede ilk otomobili üretmek için harekete geçer ve tüm zorluklara rağmen hedeflenen süre sonunda iki adet araba yapılır. Bu önemli olay, basında büyük yer bulur. Filmin sonlarında yaşanan bir sahne Paşanın güzel bir sözüyle ölümsüzleşir, daha doğrusu paşanın güzel tespiti filmin sonlarında hayat kazanır. Arabalar yapılır; ancak benzin unutulur. Bu durumu gören paşa, “Batı kafasıyla araba yaptık; ama Doğu kafasıyla benzin koymayı unuttuk!’’ diyerek önemli bir tespitte bulunur!
Filmin ana temasına bakıldığında akla ‘Sağır Kurbağa’ hikâyesi gelmektedir. Kurbağalar arasında bir gün yarış düzenlenmiş ve yüksekçe bir tepeye tırmanmaları istenmiştir. Ancak birçoğu belli bir seviyeden sonra çevredekilerin ‘Yazık! Ne yapsalar da yükseğe tırmanamazlar!’ şartlandırmalarıyla geri dönmüş, kurbağanın biri çevredekileri duymadan yükseğe tırmanmış ve yarışmayı kazanmış, sonuçta onun sağır olduğu ortaya çıkmıştır. Bu hikâyenin ortaya çıkışı ve gelişimi filmdeki yapıcı zihniyet ve tahrip zihniyetinin ilişkisini anımsatmaktadır.
Normalleşme süreci yaşayan Türkiye’nin geçmişinden bir sahne sunan İKİ DİL BİR BAVUL filminde ise bir köy okuluna tayin olan genç öğretmenin buradaki çocuklarla kısıtlı diyaloğu ve atılan sabırlı adımlar ele alınıyor. Çocukların Türkçe bilmemesi nedeniyle okuma yazma öğrenmeden önce Türkçeyi öğrenmeleri gerekiyor. Bu filmde, bütün zorluklara rağmen tüm sevecenliğiyle çocukluğun en güzel çağlarını yaşayan miniklerin hikayesi saklı.
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız