İNSANLIK ONURUNA LAYIK BİR DÜNYA İÇİN ADALET
ALİ SİNOĞLU
Haklıya hakkının verilmesi, haksızın hak ettiği karşılığı bulması adaletin aslı ve esasıdır. Aksi ise tamamen haksızlık ve zulüm olacaktır. Bir gün Peygamber Efendimize (a.s.m) Mahzum oğulları eşrafından, hırsızlık yaptığı gerekçesiyle Fatıma adında bir kadın getirilmiş ve Hz. Resulullah, muhakeme neticesinde hırsızlık cezasının yerine getirilmesine hükmetmiş. Bunu duyan Kureyşin ileri gelenleri harekete geçerek, Hz. Peygamberimizden bu kadının affedilmesini isterler. Bu talep Efendimizi son derece rahatsız eder ve hemen Ashabını toplayarak onlara şöyle seslenir: ”Ey insanlar! Sizden evvel yaşamış toplumların neden dolayı yollarını şaşırıp saptıklarını biliyor musunuz? Asilzadeler bir hırsızlık ve bir haksızlık yaptıklarında onları affeder, buna karşılık, zayıf,f akir ve kimsesizler bir suç işlediklerinde veya bir şey çaldıklarında onları cezalandırırlardı. Allah’a (c.c) yemin ederim ki, böylesine kötü bir suçu, Mahzum oğulları kabilesine mensup Fatıma değil, kendi kızım Fatıma yapmış olsaydı, kesinlikle ona da aynı cezayı verirdim.” der.
Bir örnek daha vererek asıl konumuza girmek istiyorum. Bir gün Ebu Zerr-i Gıfari, bir anlık öfkeyle Bilal-i Habeşi’ye ”Kara kadının oğlu” deyivermişti. Efendimiz (a.s.m) bu ifadeyi duyunca ”Ey Ebu Zerr! Sen onu anasından dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hala cahiliye ahlakı var.” buyurarak rahatsızlığını dile getirir ve bunun üzerine, söz ve tavrının ne kadar büyük hata olduğunu anlayan ve tarif edilmez bir pişmanlık hisseden Ebu Zerr, özrünü beyan ettikten sonra, hemen yere kapanarak, yanağını yere koyar ve Bilal-i Habeşi’nin ayağı ile basmadığı sürece yanağını yerden kaldırmayacağını söyler.
Bu iki önemli örneği vermemin sebebi, her ikisinde de bir suç ve o suçun cezası vardır ve her ikisinde de adaletin en ideal seviyedeki uygulaması söz konusudur. Her ikisi de insanların zaafından, hadiselere yanlış yaklaşmasından, benlik, enaniyet ve gurura kadar insanları nasıl büyük hatalara, haksızlık ve zulümlere sürüklediğinin birer göstergesi olmakla birlikte ayırımcılığın yanlışlığı dile getirilerek, adaletten uzaklaşmanın insanları cehalet karanlığına sürükleyeceği vurgulanmaktadır.
Adalet denince ilk akla gelen, devletin işlerini görürken hazinenin mumunu, kendi işlerini icra ederken şahsi mumunu kullanan Hz. Ömer’in (r.a) hilafeti döneminde meydana gelen şu olayı sizlerle paylaşmak istiyorum: Yeni Müslüman olan ve başında değerli taşlarla süslenmiş bir taç olduğu halde Kabe’yi tavaf eden Gassan Meliki Cebele, farkında olmadan ayağına basan Fezare Oğulları kabilesinden bir Müslümana attığı tokatla burnunun kırılmasına sebep olur. Durum Emir’ül Mü’min Hz. Ömer’e (r.a) intikal edilir ve hemen Cebele’yi yanına çağırtarak durumu tahkik eder. Öfkesi hala dinmeyen Cebele, suçlu olduğu halde kendini savunur ve durumu değerlendiren Hz. Ömer (r.a), Cebele’nin haksızlığına diğerinin mağduriyetine karar verir. Cebele’den adamı razı etmesini isteyerek aksi halde onun da burnunu kırması için emir vereceğini bildirir. Cebele ”Ben bir hükümdarım. O ise sıradan bir insandır.” şeklindeki itirazına Hz. Ömer (r.a) ”İslam ikinizi de eşit tutar. Bir Müslüman, diğerinden ancak takvası ile üstün olabilir.” şeklinde mukabelede bulunur.
Yukarıdaki örneklerde de vurguladığımız gibi, insanlık adaletle, saadete, emniyete, sulh ve sükuna ulaşabilir ve adaletle insanlık, insan olma onuruna layık bir hayat sürebilir. Adalet, insanlar arası ilişkileri tanzim eden en isabetli ölçü olduğundan, hoşgörü, fikir ve inanç hürriyeti adaletin gölgesinde gerçekleşebilir. İslamda, insanlar arası bütün ilişkiler adalet prensibi üzerinde gerçekleştiğinden, insanların gerek ferdi ve gerekse toplumlar arası ilişkilerinin düzenlenmesiyle ilgili getirilen hükümler adalet temeli üzerine kurulmuştur. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, adalete ve adil tutuma tevhid, iman, Salih amel ve ibadet kadar önem verilerek, bütün ilahi mesajların insanlar arası ilişkilerde adaleti tesis etmeye matuf olarak formüle edilerek tebliğ edilmişlerdir. Adil olmayan bir tutum, tanım gereği Allah’ın rızasına ve İslam’a uygun değildir. Çünkü Allah her şeyden evvel, bir şeye hüküm verildiği zaman adaletle hükmedilmesini ister. Kararın isabeti, değeri ve üstünlüğü,adalete uygunluğu ile ölçülür ve anlaşmazlığa düşen iki topluluk ve insanlar arasında vuku bulacak anlaşmazlıkların giderilmesinde, her türlü borç, vade, alışveriş, ticaret ve şahitlikte, kadınlara karşı takınılacak tutumun belirlenmesinde adalet, hukukun korunması ve hayata geçirilmesi için vazgeçilmez bir ilkedir.
Yine İslam’a göre, kişiyi ve grupları adaletten saptıran ana faktör, kişi veya grubun kendi istek ve tutkusunu ön plana geçirmesi ve Allah’ın gösterdiği şekilde karar vermeyi ihmal etmesidir. Adaletli hüküm. ”Allah’ın indirdikleri”ne uygun olan hükümdür. Aksi halde ”küfür”, ”zulüm” veya “fısk” olur. İlahi hükmün öngördüğü prensip, kural ve hükümlere riayet, adaletin tecellisinin mümkün olan tek yolu ve teminatıdır. Bu manada diğer hukuk sistemlerinden çok daha fazla olarak İslam hukukunda adaletin anahtar bir terim ve asli bir amaç olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlık tarihi adaletle dünyanın Cennet bahçelerinden bir bahçe haline getirildiğine ve zulümle de tam aksi olarak Cehennemi dünyadayken yaşadığına dair sayısız örneklerle doludur. Aynı şekilde tarih nice mazlumların küçük bir adalet kıvılcımına ümit bağlamalarına da şahit olmuştur.
Adalet arayışı, her türlü medeniyet harikalarının geçit yaptığı çağımız insanı için de geçerlidir. Çünkü eski ve ilkel dönemlerde olduğu gibi günümüz şartlarında da haklı olan kuvvetli değil, kuvvetli olan hak iddia etmektedir. Fertten devlete kadar her kademede bu menfi anlayış ve uygulamalar ne yazık ki hakimdir. Hal böyle olunca, adalet, hak ve hukuk arayışları, içinde yaşadığımız asırda da söz konusu olmakta ve bu arayışlar toplumumuzun her tabakasında görülmektedir. Adalet insanlık için en temel ihtiyaçlardan birisi olduğundan bu ihtiyaç gittikçe şiddetlenmektedir. Öyle ki, günümüz dünyasında her şey küreselleştiği gibi, adalete duyulan ihtiyaçta o seviyede küresel.
Sonuç olarak, insanlık adalet arayışında çok hayati bir noktada duruyor ve önünde iki seçenek var: Ya Adalet, ya Adalet! Daha da önemlisi başka şıkkımız olmadığına göre, insanlık tarih boyunca adalete bu gün kadar ve günümüz insanı kadar ihtiyaç duymamıştı. Hz. Ömer (r.a) ve adaletini çok ama çok özlüyoruz ve Allah’tan çağımız insanlarının özlem duyulan bu adaletle adilane idare edilmelerini istiyoruz.