GENÇ 12 EYLÜL YAŞLI ADAŞINI TARİHTEN SİLECEKTİR
Nedim ÖZÖRNEK
12 Eylül 12 Eylüle karşı,12 eylül 12 Eylülden hesap soruyor. 12 Eylül 1980 12 eylül 2010 koca otuz yıl hemde dolu-dolu koca otuz yıl. Bu otuz yıllık süreçte herkesin bir anısı, herkesin bir sevinci ve üzüntüsü mutlaka olmuştur.
12 Eylül 1980 öncesi siyah beyaz TV den her gün üç beş genç in öldürüldüğünü, üniversitelerde olaylardan okulların açılamadığını, fabrikalara işçiler tarafından el konulduğu, dışarıyla irtibatlarının kesildiğini, öğrencilerin rektörleri rehin aldığını, sol öğrenciler kantinlere sağ öğrenciler yemekhanelere giremediğini acı ama merakla izlerdik. Anaların gözü kulağı kapıdaydı, babalar eşten dosttan gelecek haberleri beklerdi. Toplumda her aileye acı bir haber gelecekmiş gibi bir duygu hakimdi.
Gençler 12 Eylül 1980 öncesi her gün bir savaş çıkacakmış gibi bağlı oldukları örgütler, dernekler tarafından yetiştirilirdi, adeta eller tetikte beklenirdi. Gençlere bağlı oldukları dernek ve sendikalarca stratejik savaş eğitimi verilirdi. Hatta daha da ileriye gidip mensuplarına silahlı eğitim veren örgütler dahi konuşulurdu. O dönemlerde insanlar beklide korkunun veya endişenin tezahürü olarak sanki bir birlerine daha bir sıkı bağlıydı. Dernek, sendika ve örgütlerin verdiği görevler harfiyen ve sorgusuz yerine getirilirdi. Gençler boş zamanlarını kesinlikle örgütsel kitaplar okuyarak geçirir ve okudukları kitapların özetlerini bağlı oldukları sorumluya teslim ederlerdi. Tüm bunlar gençlerin ilgilendikleri konularda kendilerini gayet iyi yetiştirmek istedikleri anlamına gelirdi.
12 Eylül darbesi öncesi her şey sütliman değildi hatta tabiri caiz ise işler rayından çıkmıştı. Eğitim, sağlık hatta tüm devlet ve özel hizmet sektörleri yandaşların güdümündeydi. Devlet kadroları yandaş kişilerce işgal edilmiş idi. O tarihlerde bir kuruluşun veya bir fabrikanın adını söylediğinizde oranın kimin elinde olduğunu herkes bilirdi. Hangi semtin ve adresin kimin ve hangi fraksiyonun sözüm ona koruması altında olduğu bilinirdi. Kadrolaşmalar tamamen alenen yapılırdı .O kadroyu veya o görevi hak etmeniz veya onun hakkından gelebilecek bir bilgi kapasitenizin olup olmaması da hiç önemli değildi.
Yapılan her seçim sonrası kabine kurulunca ilk konuşulan ve çok önem verilen konu hükümetteki milli eğitim ve maliye bakanlıklarıydı. O dönemlerde bu iki bakanlık cumhurbaşkanlığından çok daha önemliydi.
12 Eylül harekatı öncesi gerek milli eğitim ve gerekse maliye bakanlığı kilit bakanlıklar idi, en iyi kadrolaşma bu iki bakanlıkta yapılmaktaydı. Öyleki aradan otuz sene geçmesine rağmen o tarihlerdeki özellikle eğitimde yapılan hataların sonucu günümüze yansıyan ve günümüzde dahi düzeltilemeyen çarpıklıklar bolca olmuştur. O tarihlerde kim iktidar ise o partinin taraftarı ve özellikle gençler vasıflarına bilgi birikimlerine bakılmaksızın ya üniversitelere yada kadrosunu maliye bakanlığının tahsis ettiği memurluklara adeta bir görevmişçesine itilirdi. Herkes çok iyi bilirdi o zamanlar çok meşhur hızlı ve yıldırım eğitim mezunları vardı. Bunlar altı ayda daha sonraki zaman içerisinde de üç ayda öğretmenler verirdi. Bu mezunlar geleceğimiz ellerinde olan bu öğrencilerin hayatlarına yön vermeye başladılar. Aslında bu konunun iyice irdelenmesi ve sorgulanması gerekiyor. Unutmayalım ki o günkü öğrenciler bugün yönetici vasfında kişilerdir.
12 eylül öncesi düzler terse dönmüş, ezberler bozulmuş ancak yeni- yeni ezberler ilan edilmiş idi. Bana dönemleri sorarsanız çok ama çok şey anlatırım ancak birkaç kelime diye sorarsanız ‘ Veli Can Oduncu, Tariş, M. Ali Siyez, Necatibey eğitim enstitüsü, Turan Çelik, Enver avcı, yeniden milli mücadeleciler, Türkiye’nin hızlı kalkınması ‘ gibi. Terimler veya isimler zihnimde ön plana çıkar. Bunların her birinin bir anlamı vardır ama benim için bunların farklı anlamları olmuştur. Mesela zile ilçesinin adı o tarihlerde okuduğum maksim gorki ‘nin ‘ana ‘sı kadar benliğimde yer etmiştir.
Şimdi tüm o dönemde yaşananlar 12 eylül öncesi hengameye rağmen yeni 12 eylül’de yapılacak referandum vesilesiyle gün ışığına çıkarak kendinden söz ettirmeye başlamıştır.
Evet 12 eylül 2010 tarihinde bir çok sağduyulu insan gibi bende sandığa gidecek ve oyumu demokrasi çerçevesinde demokratik insanlar gibi kullanacağım ve oyumun rengi beyaz olacaktır. Yani referandumda anayasa değişikliğine evet oyu vereceğim. Neden mi ? çünkü 12 eylül 1980 öncesi her ne kadar bir bilinmezin daniskası idiyse de 12 eylül sonrası bu bilinmezliğin ultra daniskası oldu. Yeni, bilinmeyen, yaşanmayan bir dönem oldu. Cumhuriyetin kazanımlarından bir kısmı bundan önceki ihtilallarda buhar olmuştu elde kalan çağdaş bir dünya ülkesi olma adına birkaç hasletimiz vardı. Onlar da son darbede yok oldu. Bir çok yuvanın yıkımına sebep oldu. Darbe öncesi yuvaları, demokrasi, insanca yaşama adına izimler ve onların fraksiyonları yıkarken 12 eylül sonrası roller değişti, artık yuvalar devlet eli ile yıkılmaya başlandı. Binlerce masum insan toplanıp sorgulanmadan veya davaları sonuçlanmadan zindanlara atılıp işkencelere maruz kaldılar. Aydınlar, bilim adamları, akademisyenler, sanatçılar, edebi insanlar teker teker gecenin bir yarısında evlerinden alınıp bir bilinmeze doğru inkılap mahkemelerinde günlerinin geleceği vakti işkence görerek beklemeye başladılar. Siyasetçilerin her biri farklı ceza evlerinde (zincir bozan gibi) uzun süreler hapis yatarak dünyada belki bir ilki yaşadıklarının şaşkınlığını yaşadılar. Birçok vatansever bu işkencelere tahammül edemeyip bulundukları yerlerde intihara teşebbüs ettiler. Birçok insan gerek sağdan olsun gerekse soldan idamla yargılandılar ve sonucunda 50 nin üzerinde genç sırf demokrasi istedi diye, sırf kızıl elmadan bahsetti diye, sırf 6. filo defol dedi diye sırf dokuz ışık dedi diye sırf ben devrimciyim deyip yumruğunu kaldırdı diye idam edildi. Hem de çocuk denecek yaşlarda, bir çoğu belki de ilk kez analarının dizinin dibinden ayrılmış ve ümit besledikleri ve yaşamayı arzu ettikleri bir düzende yaşamak için mücadele ettikleri gaye uğruna dar ağacında sallandılar.
Veli can oduncu, tek ideali Türk Milleti’nin selameti olan ve o uğurda mücadeleyi seçen veli can, 14 yaşında darbe yüzünden girdiği cezaevine 24 yaşında idam edilerek bir başka ülküdaşının dediği gibi ‘beton çok soğuk, üşüyorum’ diyerek o zindanlardan ancak ayrılabildi.
O dönemlere ait örnekler çoğaltılabilir. Deniz gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin inan ve binlerce genç gibi kiminin sosyalist, kiminin ülkücü olması nedeniyle – bugün ciddi bir gözle bakıldığında çok büyük mana teşkil etmeyen idealleri, uğruna ömürlerinin baharında dallarından koparıldılar. İşte bunların bir kısmı 12 eylül anayasasıyla, bir kısmı ise daha önceki benzer antidemokratik yasalarla idam edildiler, sakat bırakıldılar ve birçoğunun psikolojisi sebebiyle yuvalar yıkıldı. İşte bu gençler bugün bakıldığında idam edilecek suçlar işlediler mi tartışılır.
12 eylül 2010 deki referandumda vatandaşlık görevimi yaparak bu köhnemiş anayasanın değişmesi için evet oyu vereceğim. Umut ediyorum ki birçok insan şahsi çıkar ve kaprislerini bir tarafa bırakıp bu demokrasi sınavından başarılı ve yarınki geleceklerine ‘size bırakılan demokraside benim de katkım vardır ‘ diyebilmek için oylarının rengi beyaz olacaktır. Yine umut ediyorum ki sırf bazı kesimler siyasi kapris haline getirdikleri için hayır demeyi sözüm ona çağdaş düşünce olarak nitelendirdikleri için vatandaşa hayır demeyi tektin etse de Gundi Kemal (İsmet Tunç’un deyimiyle ) öyle istedi diye Bahçeli asıl davayı unutup partinin gereği doğrultusunda hareket ettiği için –partinin diyorum çünkü son gelişmelerden MHP’nin, ülkücü davanın önüne geçmeye çalıştığı görülmektedir. Oysa ülkücü düşünce dünyada 2 milyar Türk’ü kucaklayan ve dünya ideolojisi literatüründe yerini almış büyük bir dava iken MHP ise bu davadan gitgide kopan düzen partisi olma yolunda çabalayan ve diğer partilerden farklı bir söylemi olmayan bu yeniden yapılanmayla da hem milyonlarca ülkücüyü yeniden bir lider arayışına sürüklerken öte yandan da davanın asıl kahramanlarını üzmekte ve tabanda sesler yükseltmeye başlamaktadır-. Bu 12 eylül antidemokratik anayasasına evet demek için sabırsızlanmıyorum. 12 eylül 1980 darbesinden sonra 22 yıl demokrasi görmeyen, demokrasiyle yönetilmeyen, demokrasinin ne demek olduğunu bilmeyen 22 yaşında olmasına karşın ‘ ben demokratik bir yaşam sürdüm’ diyemeyen insanlar için ve bundan böyle kesintisiz demokrasi için oyum evet olacaktır.
12 eylül 1980 ile 2002 tarihleri arası demokrasi kesintiye uğramış bir büyük ülkenin bir yöresindeki okulda öğretmen demokrasiyi işlerken demokrasiyi öğrencilerine nasıl anlattı merak ediyorum. Sınıfa, ‘demokrasi işte halkın kendi kendini yönetmesidir, bunu da muayyen zamanlarda seçimlerle yapar, bunu yaparken sizlerin ve ailelerinizin oylarına başvurur, işte bu olgu demokrasidir’ diyebilmiş midir? İşte bütün bunlara tepkimdir 12 eylül 2010 daki ‘evet’im.
12 eylül 1980 sonrası Erciş te diğer yerleşim alanları gibi etkilenmiştir. Özellikle de savaş mıydı o günlerde bilinmez, o tarihlerde Erciş Kaymakamlığı’na ve Erciş belediye başkanlığına M. Ali Siyez adında bir yüzbaşı bakmakta idi. 12 eylül öncesi hiç kimsenin tanımadığı jandarma yüzbaşısı Siyez Erciş’in kabusu olmaya başladı. Erciş Erciş olalı böyle bir isimle karşılaşmadı Allah bir daha göstermesin. Adeta yüzbaşı o gün için, eğitim almış gibi öyle bir günü bekliyormuş gibi darbe öncesi ne kimseyi tanıyor ne de kimse onu tanıyor. Ama bir gün sonra her şeyi eliyle bırakmış gibi Ercişli’nin burnundan fitil fitil getirdi. Hem darbenin hem de askeri elbisenin varlığı yüzbaşıyı azrail ediverdi. Hele hele Erciş esnafının kabusu, fırıncıların, kasapların Ebucehil’iydi. Üzerine hikayeler yazıldı, fıkralar söylendi, ondan sonra ona atasözleri yazıldı. Birçok esnaf onunla karşılaşmamak için dükkanını açmak istemiyordu. Bu sefer de neden dükkan açılmıyor diye biber olurdu. Hatta Ercişli esnaflarımızdan bazılarının yüzbaşı tarafından haksız yere dövüldüğüne o tarihte memur oluşum itibariyle şahit oldum .
Aslında düzen sağlandı, işler yoluna girdi, ekmek gramajında satılmaya başlandı, ette hile kalktı, fiyatlar dengelendi, memurlar adam olmaya başladı ama tüm bunlarla birlikte zaten darbeden dolayı tedirgin olan halk yüzbaşının yaptıklarına bir süre sonra farklı gözle bakmaya başladı. Darbe zamanı alkış tutanlar bu sefer gizli gizli yüzbaşı gitsin dualarına çıkmaya başladı. Konuyla ilgili bir sürü anı ve söylem vardır ama kimseyi rencide etmemek ve o günleri afişe etmemek için isim vermeden değinmek istiyorum. Aynı kurumda çalıştığım bir memur arkadaşım vardı, darbe öncesi sadece maaş günleri daireye gelirken M.Ali Siyez zamanında mesainin başlamasına yarım saat kala ve hayatında kravat takmayan can dostum, arkadaşım her gün erken, kravatlı ve traşlı gelmeye başladı. Bir başka anekdot Erciş’te herkes ‘NİYE VURİSAN CIR ‘ sözünü duymuştur. Ve bu söz o döneme ve antidemokratik yönetimin eseridir. Ayrıca esnaflarımızdan Sayın Rıfat Naşrap , Sayın Mustafa Nalçakar’ın yüzbaşıyla fırın-ekmek muhabbetleri hep söylenir. Hatta öyle ki M.Ali Siyez’in döneminde ekmek olması gerekenden daha ağır çıkardı. Fırıncı esnafına sorulduğunda ‘ne kurdu gör ne de kulhuvallah oku’ derlerdi.
İşte tüm bunlar için ve daha yazamadığım bir sürü olaylar, zulümler, insanlık dışı davranışlar için 12 eylül 2010 da oyum ‘evet’ olacaktır. Eminim Ogünleri anımsayan ve etkilenen herkesinde oyunun evet olacağı düşüncesindeyim.